Kasvetli Gece

Dupnisa, Kırklareli, 4-5 Kasım 2017

Geziye Katılanlar: Erdi Şencan, Tutku Nergiz, Anıl Alyanak, Tuğçe Nur İlbaş, Nermin Akın, Aydın Menderes, İsmail Onur Gürses, Bensu Elmacı, Seyyidi Kerim Parlak, Ebru Tütüncüler, Burak Gökyer, Türker Türkyılmaz, Elif Yavuz, Recep Can Altınbağ, Cihanşah Akif Yıldıray, İrem Kapucuoğlu, Beliz Aydın, Eren Kenan, Recep Başaran, Hasan Fırat Alaman, Bülent Efe Temür, Mihriban Yavuz, Halil Habip Atıcı, Özlem Kaya, Oğuzhan Dündar, Merve Kızıl, Dide Sevinçok, Elif Nergis

Geziye gidecek kutular arasında Karmen Krokantlı Fındık Kreması’nın (%25 fındık içermekte) bulunduğunu görünce birden geziye gitme isteğim tavan yaptı. Hızlı bir şekilde eve gidip 15 dakika gibi kısa bir sürede çantamı hazırlayıp odaya geldim. Odaya gelir gelmez sandalyeye oturan Nermin sandalyeyi kırdı. Kendisinin kırmadığını, sandalyenin zaten kırık olduğunu söylese de olay hala gizemini koruyor. Ardından bir grup, Lozan antlaşmasının gizli maddelerini açığa çıkarmak için simite gitti. Bu maddeleri, otobüste duyuru yapmak için şifrelenmiş bir kutuya koyup gizlediler.

Otobüsün gelmesiyle malzemeleri hangi algoritmayı kullanarak otobüse yerleştirirsek en verimli sıkıştırma yüzdesini elde ederiz diye kara kara düşünmeye başladık. Malzemeleri sıkıştırıp yola çıktık. Molalarda alınan yiyecekler öndeki iki koltuktan ileriye geçemiyordu. Otobüsün arka kapısına malzemeler yığıldığı için ön kapıdan girmek zorunda olanlardan “Yiyecek ne aldın?” diye sorulup Deli Dumrul misali haraç kesiliyordu. Dupnisa tabelalarını İstanbul il sınırından çıktığınız anda görmeye başlıyorsunuz. Tabelalar sağolsun mağarayı bulmakta hiç bir zorluk çekmedik. Önceden dilekçeler yazıp haber vermemize rağmen 3 farklı jandarmanın sürekli Kerim’i arayıp sorular sorması onların da bizim kadar heyecanlandığının bir göstergesi olabilir miydi? Kamp alanına az bir yol kalmışken jandarma, otobüsü durdurup kimlik kontrolü yaparak bizi karşıladı. Ardından yıllardır anlatılan dillere destan olmuş ünlü köprüden geçerek kamp alanına doğru ilerledik. Gece yarısı kamp alanına varıp çadırları kurmaya başladık. Çadırımın kazıkları yoktu, polü kırıktı, dış tente ve iç kısmın arasındaki bağlantılar bozuktu. Bunlar yetmezmiş gibi sanki yanlış bir şey varmışçasına Kerim sürekli şikayet ediyordu. Tüm aksiliklere rağmen sağdan soldan bulduğumuz kazıklarla yuvamızı inşa ettik. Herkes birbirine “İyi geceler, tatlı rüyalar” dedikten sonra sütümüzü içip uyuduk.

Sabah kalktığımda hava soğuktu. Ateş yanmaya çalışıyor ve çevresine toplanan grup onu besliyordu. Tenteyi kurmak için Türker’i iki kişi ağaca astı. Kahvaltı yapıp mağaraya girmek için hazırlanmaya başladık. Mağara içinde Bulgar sınırını geçerken bir sıkıntı çıkmaması için mağaraya girecek olanlara “Kimliklerinizi yanınıza alın.” uyarısı yapıldı. Mağara içerisinde gümrük kapısı olduğu hayalleriyle mağaranın sonuna kadar ilerledik. Dönüşte ise turizme açılan kısımdan çıktık. Bir arkadaşımızın bu kısımda bulunan merdivenlerden çıkarken düşmesi ise turizmin mağara ve mağaracılığa verdiği zararı farklı bir bakış açısı ile göstermiş oldu.

İki ekip girip çıkmıştı, üçüncü ekip içerde, dördüncü ekip ise giriş hazırlıkları yapıyordu. Bu sıralarda Aydın, İsmail ve Bensu kampa İsmail’in arabasıyla geldi. Gelirken onlar da jandarmanın ilgisinden nasiplerini almıştı. Arabayı fakir görüp durdurduklarına dair söylentiler var. Oldukça kuul bir ortama ev sahipliği yapan bir gezinin içerisine yelken açmış olduklarından pek haberleri yoktu. Sessizlik dile gelerekten “Ben baklava getirdim ama günah olur mu?” diye sorunca şaşkınlık ve merak dolu bakışlar kamp alanını sardı. Aydın ve İsmail ile birlikte mağaraya girmek için hazırlanmaya başladık. Mağaraya girmeden hemen önce her ekip için; dökülen yaprakların içerisinde, çardağın altında ya da köprü üzerinde muhteşem manzaralı düğün fotoğrafı çakması fotoğraflar çekiliyordu ama bize layık görülmedi. Mağaranın kapısını Ma-ra-tum-ba nağmeleri ile aralayıp uygun adımlarla ilerlemeye başladık. Menderesleri geçerken Aydın Menderes: “Menderesler nasıl geçilir?” diye sorunca bir an kafam karıştı. Karanlığı aydınlatmaya, suları aşmaya ve daralları geçmeye başladık. Bazı durumlarda ayağınız kayarsa hayatınız da kayabiliyor bu yüzden mağarada ilerlerken dikkatli olmakta fayda var. Çünkü düşerseniz ölebilme ihtimaliniz de var. Mağaradan çıktıktan sonra “Bakmadan geçme, geçerken bakma!” olayını biraz abarttığımız için bir şey göremeden çıktığımızı fark ettik.

Karnımızı doyurduktan sonra bir ateş başı klasiği olan vampir köylü oyununu oynamaya başladık. Oyuna dahil olup olmadığım konusu belirsizliğini korurken ben kendimi oyunda olduğuma inandırdım. Oyunu çekirdek çitleyerek heyecanlı bir şekilde izleyenler oyunun ne kadar çirkinleşeceğini önceden tahmin etmiş gibiydi. Vampirler elendikçe entrikalar, kumpaslar ve gerginlikler oyunu ele geçirmeye başladı. Kamp alanı birden soğuk savaş dönemindeki puslu havayla kaplandı. Merak dolu bakışlar, soru sormaktan çekinen yüzler, çadırına çekilen insanlar, kamp ateşini uzaktan dinleyenler…

Saatler ilerliyor ama hava kararmıyordu sanki. Dolunay iyice belirginleşmişti ve gözler Türker’e kitlendi. Anıl ise dolunay ışığından daha güçlü bir ışık kaynağı oluşturmak için tüm gece boyunca ateşi besledi. İşe yaramıştı ve dönüşüm gerçekleşmedi. Ama insanlar korkuya açtı. Vedat abi hikayesinin anlatılma zamanı gelmişti ama eski tadı veremedi.

Gecenin bir vakti ateş başında büyük bir sessizlik oluştu. Dost kazığı oynamayı bırakıp uyumak için çadıra gitmeden önce ateş başına uğrayıp nedenini çözmek istedim. Sucukları görünce sessizliğin nedeni açığa kavuşmuş oldu. O kadar çok sucuk vardı ki ekmeksiz yemeye başlamamıza rağmen bitiremedik.

Aydın, yapılmaya çalışılan tüm münferit saldırılara (sıcak tripot saldırısı, patlayan mısır bombaları, sıcak su ile yakma girişimleri, iterek ateşe düşürme çabası) rağmen İtümak ile barıştı. Yapılan basın açıklamasının ardından gelecek dönemler için kontrat imzalandı ve fotoğraf çektirildi. Kamp alanını büyük bir sevinç sardı ve frizbi oynanmaya başlandı. Her ne kadar herkesin aynı mağaraya girmiş olduğu bilinse de anlatılan farklı mağara tarifleri görelilik kuramına bir atıfta mı bulundu? Herkes kendi mağarasını mı yaratıyordu yoksa mağaralar kişilere göre kendilerini farklı mı tanıtıyordu? Biz pek çözemedik de. Bir klasik olan toplu fotoğrafı çekilip yola koyulduk. Bir müddet gittikten sonra otobüs yokuşu boş viteste çıkmaya başladı. Paranormal bir olay ile karşı karşıya kaldığımızı düşünüp heyecanlanmaya başladık. Yokuşun başına yerleştirilen görünmez büyük bir mıknatısın arabaları yukarı çektiği konusunda anlaşmaya vardık. Defalarca anlatılmasına rağmen bulunamayan meşhur köftecinin arayışından başarısız çıktık. Herkes gözüne kestirdiği yere oturup karnını doyurdu. Kerim’in köftecide saniyeler içinde yarı zamanlı çalışmaya başlaması ise biraz garipti. İstanbul’a girdikten sonra oluşmaya başlayan trafiği otobüsün arkasında kontak oynayarak atlatıp güzel okulumuza vardık.

Ekipler:

4 Kasım Cumartesi:

  • Nermin, Anıl, Elif, Mihriban, Recep B., Özlem (9.50-13.50)
  • Erdi, Recep, Türker, Bülent, İrem, Halil (11.30-14.40)
  • Burak, Ebru, Tutku, Eren, Cihanşah, Beliz (14.05-17.15)
  • Erdi, Kerim, Tuğçe, Elif N., Merve, Dide (15.30-18.30)
  • İsmail, Aydın, Recep (17.40-18.50)

5 Kasım Pazar:

  • İsmail, Aydın, Nermin, Bensu, Hasan Fırat, Oğuzhan (10.15-13.40)

Recep Can Altınbağ